GÖÇSÜZ

güç iş ben cancağazım                                   i_balaban1
dalı gövdeden
ve sıcağı tenden ayırmak

insafına teslim olduğumuz şu hayatta
bulanmadan akmak
toprağa hesapsız basmak
ve cancağazım
ışığı kırmadan tutmak
güç iş

yolu dağlardan geçen her rüzgara
upuzun cümleler kurmak
dar zamanlarda
geniş hayallere dalmak
güç iş can dostum

elden de gelmiyor üstelik
başka bir denize göçmek

zamanın şatafatlı akışı
kendini sakınmıyor

23 temmuz’14/karaköy

Reklamlar

MUHSİN’E MEKTUP:BİR SUZ-İ DİL

Eski dostum merhaba,1dab683f576dd709d8933e5a614f1bd8

Gönderdiğin kitap az önce geçti elime.Çok uzun zaman bekledim bu kitabı.Şu an ne kadar heyecanlı olduğumu anlatamam sana.Açamadım yine de, önümde duruyor.Hatırlarsın,bir parça kötü peynirle üzerinde rakı içtiğimiz,gün ağarana kadar süren sohbetlerimizde tüm bakiyemizi üzerine yığdığımız o eski sehpada.Sen de tanık ol istedim yanımda olmasan da.

Cem Kırkbağ’ı ne kadar sevdiğimi bilirsin.Bundan bahsetmiştim sana.Onunla yollarımızın ne zaman ve nerede kesiştiğinden ise bahsetmemiştim.O günleri çok anlatmadım biliyorum.İstemediğimden değil,yapamadım sadece.Cesaret edemedim suyun akışını bozmaya.Zamanın çare olacağına inanmıştım ben de herkes gibi. Her şey geçip gidecek ve bir şafak vakti yaşama arzusuyla uyanacaktım durup dururken.Senin de bildiğin gibi hiç bir şey geçmedi oysa.Ve hatta daha da kötüye gitti.O günlerde beni yaralayan ne varsa,hiçbiri bırakmadı yakamı.Şimdi bu kitap bir neşter olacak benim için.Geçmişten bana seslenen ne kadar kötülük varsa akıp gidecek içimden.Böyle olacağını umuyorum en azından.Her neyse.geçelim bunları bir kalemde.

O meymenetsiz yerde tanışmıştık onunla.Kalbimin atışının,duvarlarına gömüldüğü o yerde.Zaman akmazdı orada.Akrep ve yelkovandan oluşan o iki kollu yabancı durduğu yerde çatırdardı, zamanı bir saniyecik ileri sarmak için.Hiçbirimiz yaşlanmadık, hatta yaşamadık bu yüzden orada,Sevilecek bir yer değildi .Elektriğin kablolardan geçip hayat verdiği o kadar çok lamba vardı ki; ışık ağustos güneşi gibi yakardı tenimizi.Ne filmlerdeki gibi kasvetli ve katil ruhluydu ne de penceresinden yaşamın akışını izleyebildiğin bir yuva.Sevimsizdi sadece,ambalajı açılmamış bir mum kadar anlamsızdı.

Okumaya devam et

SUDAN BİR YANGINSIN SEN ÖZGECAN

wpid-paperartist_2015-02-14_14-03-25.jpegYürü!

Biraz daha ilerle o cehennem çukuruna doğru.Korkma, devam et.Şimdi ,hemen şurada bir şapka göreceksin.Bir kadın şapkası.Al onu ve kokla.Kaybolmuşluk kokuyor olacak.Hiçliğin lacivert rengi bir de.O lacivert laneti kafana yerleştir ve yürümeye devam et.Evet,o duyduğun bir yanığın kokusu.20 yaşında bir yangın.

Yılları yakabilir misin?

Evet yapabilirsin bunu.Bak işte teni çalınmış bir kadın oturuyor orada.Çalınmış gençliği ve kayıp yıllarının ardından bakıyor.Islanmış.Üşümüyor yine de.Şu dereden akan su gibi berrak olduğu,yaşadığı zamanları düşünüyor.Ona doğru yürü.Şaşırma sakın.Saçsız bir kadın…Dün yaktılar saçlarını.Bak hala dumanlar tütüyor omuzlarından.Biraz daha yaklaş.Tamam,şimdi “Nasılsın?” diye sor.Sana, şu akan suyla uzaklara gittiğini söyleyecek.Başını okşa ve ilerlemeye devam et.

İlerde kötü şeyler göreceksin.Korkma yine de.Onlar görmeyecek seni.Sesler gelmeye başladı bile.Orada işte.Zamanın karanlık bir anı erkekçe geziniyor  iri gözlerin üzerinde.Elleri ise saçlarının içinde…Bak ayaklarından başının bitimine kadar çelik gibi bir düş titriyor azıcık, üzerine çöken bu kara bulutun soğukluğunda.Şimdi git ve gözlerinden öp o düşü.Tenin ürperecek biliyorum.Yine de öpmelisin çünkü yağmur yağdığında saçlarının hangi çiçek gibi koktuğunu fısıldayacak sana.

Hemen ilerde,biraz yürüyünce göreceksin,bir şey parlıyor ayışığında.Bir çelik bu.İleri ve geri gidip geliyor.Kırmızı çelik,kandan yapılma çelik bu.Su gibi duruyor kadın.Suyun kanı olur,az önce gözlerinle gördün.Ve gördün işte suyun nefesi ve ölümü de olur.Dikkatli bak.Sonsuz geleceği adlandıran bir nefes çıktı,suyun ağzından.Şimdi git ve başını sıcak karnına koy.Biraz kan var biliyorum ama orada su için yazılan bir şiirin son dizesini duyacaksın.

Yürümeye devam et.Yan tarafta küçücük bir dere var ve üzerinde kötülüğü örten orman.Hava soğuk.Yinede bir sıcaklık yalıyor alnını.Bir ışık göreceksin.Hayır bir ışık değil gördüğün bir ateş.Yaklaş.Bir ateş te değil bu.Bu bir yangın.Bir ağaç,öldürülmüş bir ağaç bu yanan.Gövdesindeki kabuklar tutuşup kıvrılıyor ve kuru dallar yanıp yok oluyor.Yangının yanında,cehennemden getirilmiş kordan bir kaya duruyor.Zalimlerin kötülükten yonttuğu bir kaya.Sönük kalıyor alevlerin ışığında.Alevlerin saçlarını görebilirsin biraz dikkatli bakınca.Dudaklarındaki şarkıyı da duyabilirsin ve şarkının alev alışını.Git ve sarıl o ağaca.Evet yanacaksın ,yine de sarıl.Bilmediğin bir dilde söylenen kısacık bir şarkının sözlerini duyacaksın orada.

ben özgecan
tenimde haziran kokusu vardı önce
bahar çiçekleri biterdi bu yüzden gözlerimde
dudaklarımdaki tüm gülümsemeler
begonviller gibi genişleyip yayılırdı sokaklara

ben özgecan
gözlerimi kapattım sonra
et olarak duydun kendimi
etrafımdaki leş kokusunu soludum
ölü insanların kokusunu

ben özgecan
kayboldum sonra
sudan bir yangın olarak
suya atılan ateş olarak
kayboldum sonra

ben özgecan
yirmi yaşında beni
sudan bir yangın olarak beni
bir çukura koydular

ben özgecan
etimi
tenimi
nefesimi çaldılar

onlar…

MUHSİN’E MEKTUP : İNCELİKLİ ZAMANLAR

wpid-wp-1421267094041.jpegMerhaba eski dostum,

Geçenlerde kendimi Ankara’da, Dostlar Mahallesi’nde yaşıyor buldum.İki kondu arasında üçüncü bir konduydu evim.Şehrin ışıklı güzelliği özgürce dolaşırdı düşlerde.Hüseyin Gazi tepeden bakardı, bir karaltı olarak biçimlenmiş mahalleye.

İşte ben, bir sabah aynanın karşısında saçlarımı tararken başladım, ocak ayının buz gibi bir gününe.Uzun yakalı gömleğimi ispanyol paça pantolonumun içine sokuyordum.İncelikli zamanlardı bunlar.İnsanlar ince, kıyafetler dar, çamurlu sokaklar upuzundu.

Duvarlar buzdan yapılmış gibiydi.Soğuğu göğsümü delip geçiyordu.Benden kalan sıcaklık bir bulut gibi asılı kalmıştı yatağın üzerinde.Soba bitmişti ve her şey bir Antarktika gecesi kadar durgundu.Sokağın daha sıcak olabileceğini düşündüren ölü bir soğuk..Yüksek topuklu ayakkabılarımı giymiştim titreyerek.Ve işte sokaktayım.Sağlı sollu evler, bahçeler, yapraksız kavak ağaçları uzuyordu mesai saatlerine doğru.En maharetli makineden çıkandan daha pürüzsüz, cam gibi buzdan yapmışlardı sanki sokağı.Sağdan soldan yeşil ve çiçekli etekleriyle kadınlar; parka ve kasketleriyle erkekler sökun ediyordu sokağa.Uzakta, asfaltta kamyon ve dolmuş vızıltıları duyuluyordu.Hava açıktı ancak güneşin sıcaklığı yöremize uğramıyordu.Yokuşta cayır cayır bir kayganlık.Buzun altındaki toprağa basmış dimdik yürüyordum oysa ben, yıkılması imkansız bir Hatti Kralı gibi.Kalbim saat 6’yı vuruyordu.Fabrika düdüklerine zaman vardı hala.Köpek havlamaları, çocuk sesleri ,pencerelerde radyo cızırtıları; kadın ve  erkeklerin konuşmaları, otomobil kornaları, asfaltta lastik sesleri…Tüm mahallenin uğultusu düşüncelerin üzerini örtüyordu.Fabrika yolları, muavinin paraüstünü uzatan eli..

Çoğalıyordu yoksulluk sat 7’ye doğru.Dikimevi’nde simitçiler, nöbette askerler vardı.Zamanın isimsiz saatleri, şehrin zamansız ölüleri, akıyorlardı caddelerden zulmün türlü biçimlerine.Karaltılar gibi yürüyordu zorlu bir hayat.Gece vardiyalarının sessiz yürüyüşlerinde seziliyordu uykunun en güzel yerinde olduğumuz.Elleri ceplerine gömülü, fabrikalardan dönüyor, fabrikalara gidiyordu insanlar; düşlerinde, sobalarda çaydanlıkların tüttüğü pazar sabahları.Aliler, Zozanlar, Nesimiler  yollarda, kılıç gibi saplanan soğuğun insafsızlığıyla;Aliyeler, Zeynepler, Gültenler sabahın körü işe giderken akşam vakti yapacağı yemeği düşünmenin bezginliğiyle , yorgundu.

Her şeyin inadına hava pırıl pırıldı oysa.Öğrenciler bildiride;tabancalı, afişli, kireç ve fırçalı gecenin yorgunluğuyla.Soğuk kondularda sıcak döşek hasretiyle sabırsızdı.

1976’da Ankara’da, ne varsa insan yüreğindeydi.Ayaz sabahın inadına ılık ıık akıyordu kanı, yüreğinden karnına doğru, soba başlarında palazlanan çocukların.ve inadına yoksulluğun, kenar mahallelerde bir güzel dünya sokaklara akıyordu.

 Böyle işte eski dostum.39 yıl önce , ben ,gördüm kendimi eski umudun içinde, kenar mahalleler varoş olmadan önce ve umut ekmeğe benzetilmemişken daha.Gördüklerimin hepsini anlatmayacağım sana.Ancak suyun akışından ve insan seslerinin güzelliğinden bahsedebilirdim  bugün; içimdeki ferahlıktan ve dışarda ,bir duble rakı gibi tüm kötülüklerin üzerini örten kardan…

MUHSİN’E MEKTUP

Sevgili Muhsin,smoking paintings men 1920x1200 wallpaper_www.artwallpaperhi.com_80 Son mektubunda, bu dünyada asla var olmadığından,dolayısıyla bu mektupları,olmayan birisine gönderdiğimden bahsetmişsin.Bunu şaşkınlıktan ziyade teessüfle karşıladım.Çünkü ben dostluğumuza her zaman inandım.Uzun yıllara yayılan bu birlikte yürüyüşümüz,zaman zaman teklese bile hep güzel yörelerden geçti. Biliyorumki biz hep hayatı anlamaya hatta onu değiştirmeye çabaladık birlikte.Yanyana mücadele ettik kötü zamanlarda ve nemrut insanlara karşı.Biliyorduk çünkü teslim olmanın hayattan vazgeçmek olduğunu ve bu vazgeçişin bizi sonsuza dek ortadan kaldıracağını. Okumaya devam et

MURAT MENTEŞ ROMANLARI: EN İYİ KUL EN ‘COOL’ OLANDIR

safe_image.php80’li yılların Türkiye toplumunun kültürel süreçlerinde nasıl bir kırılmaya yol açtığına dair çok şey yazıldı, çizildi. Nurdan Gürbilek’in anlamlı tespitiyle bu kırılma; kula kulluk etmeye itirazı olanların, ”istemem bir yudum çare namertten” diyenlerin, ‘’ben de isterem’’formasyonuna hızlı bir geçiş yaptıkları ve oradan finali ‘ ı love seks’ e bağladıkları bir kırılmaydı. Adına 80’ler denilen coğrafyada arzuyu hemen ve şimdi karşılamanın talep edildiği bir hedonizm, herkesin haklı(bence sen de haklısın) ve bir o kadar masumiyetten uzak olduğu(masum değiliz hiç birimiz) bir narsizm özel bir kültürel iklim oluşturmaktaydı. ‘Vitrinde yaşanılan’ ve ‘pop çağı ateşiyle’ kavrulunan bir dönem.
Tüm bu tespitlerin, öncesi ve sonrasıyla, kırılması ve dönüşümüyle belli bir geçişe odaklandığını söylemek mümkün.Peki asıl soru, bu kırılmanın sonrasında nasıl bir birikim oluştuğu.Bir başka ifadeyle apolitik, bencil, rekabetçi, duyarsız olarak değerlendirilen beri yandan Haziran Direnişi’nde slogan, mesaj, tivit ve feysine mizahıyla katılan, cesaret ve inadıyla öne çıkan bir kuşağın da özgün birikiminden bahsediyoruz. Tam da bu noktada 80’li yıllardaki dönüşümün insana dair sonuçlarının kendini en çok 2000’ler romanında gösterdiğini düşünüyoruz. Okumaya devam et

NE?

wpid-wp-1417825324933.jpeg

içimde yine o garip sıcaklık
bir yaranın sıcaklığı
ömrümün mührü o kan pınarı
soluksuz bırakan o ağır kalp çarpıntısı

bir ev, bir sokak
bir insan ne anlatır bana?

ne anlatıyor tüm her şey?
şimdi ben toprağın altında
dünyayı görmeye çalışırken

kadim bakışların
havada kaldığı bu bulutlu akla
ne anlatıyor yağmurlar

ya da ben
kime neyi anlatıyorum?
dünyanın tüm suları içime aksın istiyorken

parmak uçlarımda sıcaklığı kalan
o en uzak şehir toprağını özlerken
neyi anlatıyorum?

sonra?

sonrası işte
kurtların köylere indiği karlı gece korkuları
tere boğulan uzun öğle sonları

sokakta taş ve toz
ağzımda kan tadı

başka?

insan kokuları
alıp başımı gitme planları

yüksek apartmanlar
içimi yakan insan kahkahaları

yürümek, çok uzun yürümek
upuzun bir şiiri bitirmek

ben neyi anlatamıyorum kendime?

zorlu ama kısacık cevaplar
kimin ağzında çürümekte?